Bu metin,Ünye Kent ve Şirin Ünye gazetelerinde bölümler halinde dört haftada, sitelerinde ise bir defada yayımlanacaktır.
BİRİNCİ BÖLÜM
Sulak avlağın, odunluk ağaç kalıntılarının henüz tamamen kesilip yerini, diken ve çalılara terk etmemiş adalarından birinin üstünde, gürül- gürül yaktığım çoban ateşinin karşısında, bir yeşilbaş ördeği yolmuş, etini yüzerek kemiklerinden ayırmıştım.
Hafif kar serpintisi altında yalnızdım. Keyfim yerindeydi. Ördeğin, kemiklerinden arındırdığım hayli yağlı etini, ateşin ötesindeki kar yığınına götürdüm. Kalıntı tüylerini, ateşte yakıp ütülerken islenen ve kanlı olan yerlerini, diş-diş olmuş, tertemiz karla ovarak temizledim.
Eti, iç ve sırt kısmı olmak üzere tekrar- tekrar kara bastırarak iyice yıkadım. Tuzladım.
Çalılıktan seçerek kestiğim çok sayıdaki çatallara, önce ördeğin kanatlarını sonra da boynunu, taşlığını, takarak çatalların saplarını, ateşin çevresindeki kum zemine diktim. Ateşi parlatmadan önce, yere diktiğim çatalları ateşe doğru yatırdım. Kırarak ateşin yanına getirip yığdığım çalıları atarak ateşi harlandırdım.
Sıra temizlediğim ete gelmişti. Çarşaf gibi açarak karın üstüne yaydığım ördeğin lop etini aldım; Seçtiğim en kalın çatalın bir dalını, önce sol but ve göğüs eti içinden yürüterek karşıdan çıkardım.
Öteki dalı da gene sağ budun, göğsün içinden geçirerek dışarı çıkarıp ördeği çatalın arasına gerdim.
Sonra da çatalın sapını, rüzgar yönü ile ateş arasına diktim. Ateşin alazı, ördeğin aksi tarafına eğiliyor, is ve alaz ördeğin etine deymiyordu.
Hava soğuk, kar serpeliyorsa da üşümüyordum. Ateş de, ben de keyifliydik.
Ateşi, hızarla kesilen kalın bir ağaç kökünün önünde yakmıştım. Tabure gibi kullanarak kökün üstüne oturdum. Önce bir çalının ucunda hemen pişen ördeğin minicik karaciğerini yedim bir lokmada. Sonra sıra ile saplarını yerden söküp elime aldığım çatallardaki kanatları, boynu, taşlığı, ateşin üstünde çevire-çevire pişirdim. Yedim.
Sıra ördeğin kendisine gelince, alev-alev yanan çalıları kenara iterek közlerin üstünü açtım. Çatala gerili ördeği elime aldım. Bir içini, bir sırtını ateşe çevirerek özenle pişirmeğe başladım. Etin yağı eriyip damlıyor, ateşi parlatıyordu. İslenmemesi için eti,yağ alevinden yukarı kaldırarak koruyor, ateşle saklambaç oynar gibi çalışıyordum zevkle.
Ördeğin tam kıvamında piştiğini görünce, çatalı ikiye ayırarak eti ortasından kestim. Çatalın dalları tek-tek, bu kez bana yemek çatalı görevi yapıyorlardı.
Yemeğimi bitirdim. İyice, hatta fazlasıyla doymuş olarak geri çekildim. Köylülerin kağnıya yükleyecek boyda keserek istif ettikleri odun yığınına yaslanarak, yediğim nefis yemeğin tadını çıkarmağa başladım.
Akşam oluyordu. Bu gece burada akşam ve sabah, ördek çağmasında avlanacak, yarın deniz kıyısına inecektim. Sahildeki yüksek set adası, orman idaresi tarafından çamlık haline getirilmişti. Çamlık, tavşan, sülün, elik keçi dediğimiz karacaların, avlak suyla şiştiği zaman kaçıp sığındıkları mekandı. Bu gün de Simenit gölü ve avlak şişmiş su düzeyi yükselmişti.
Göl ardı ormanını avucumun içi gibi biliyordum. Sadece benim bildiğim gizli yerlerinde yalnız avlanmak en büyük zevkimdi.
Kış aylarının dolunaylı gecelerinde, buraya geliyor, bazen dört-beş gün ormandan çıkmadan avlanıyor, en büyük zevkimi yaşıyordum. Bu benim tutkumdu. Ailemin, arkadaşlarımın, tecrübeli avcıların tümünün karşı çıkmasına rağmen ben yalnız avlanmağa bayılıyordum.
Bu tutku, benim yaşama sevincimdi. Toplumsal yaşamın gerektirdiği tüm çabalardan bağımsız, vahşi doğanın ortasında olabildiğince özgür, yalnız kendimle olmak, bunu her saniye hissetmek, dolu-dolu yaşamak demekti benim için… Her yalnız avımı bana güvenen bir yada iki kişi biliyordu sadece. Bu tedbir, başıma gelebilecek bir aksilikte nerede olduğumun bilinmesi içindi.
Bu kez ormanın büyük adasında üç gece kalmayı tasarladığımı, köydeki can arkadaşlarımdan ikisine gizlice söylemiştim.
Ama, orman göllerindeki su biraz yüksek olduğu için, avlanmak şöyle dursun, tulumla yürümek bile zorlaşmıştı. Bunun için adaya çıkmıştım. burada çağmaları yaptıktan sonra yarın, deniz kenarına inecektim. Avlanarak geri dönmek için. Hava arada bir açılıyor, sonra gene kar yağıyordu.
Köylüler hazırladıkları odunları, yere kağnı eninde çaktıkları dört kazığın arasına istifliyorlardı. Kendime yatak yeri hazırlamam gerekiyordu. Seçerek önüne ateş yaktığım bu yığının üstündeki odunları, ev çatılarındaki gibi dışarı taşırarak saçak yaptım yığına. Çalılık alandan birkaç kucak ince çalı kırarak getirdim; Saçağın üstüne ve altındaki yatak yerine düzgünce yaydım. Sonra, adanın kıyılarından başlayarak göllük alanları sımsıkı kaplayan sazlığa gittim. Ormanın sık diken ve çalılık yerlerinde geçit açmak için her avda, belimde taşıdığım pala elimdeydi. Sazların suyun üstünde kalan uçlarını, pala çalarak kesecektim. Sazları elle yolmak imkansızdı. Çünkü saz yapraklarının kenarları testere gibi incecik dişli ve jilet kadar keskindi. dalgınlıkla yapılan hatalarda sürtündükleri yeri kesiyorlardı.
Pala ile biçtiğim sazları kucak- kucak taşıyarak, saçağa ve yatak yerine yaydığım çalıların üstüne serdim. Geriye çekilip baktığımda, kendi-kendime gururlandım. Yaylı, somyalı bir karyolam, yanları açık olsa da üstü kapalı bir odam vardı artık.
Tulumu, göğsümün üstünden kollarımın altına çektim.Sıkıca bağladım. Yünlü, kat- kat giydiğim giysiler vardı üstümde. Kar başlığımı sadece gözlerimi açıkta bırakacak şekilde geçirdim başıma, Çantamı, yastık yaparak uzandım yatağıma. Soğuk eksi derecelerin altına indiğinde bile üşümek söz konusu olamazdı artık. Bunu yıllardır edindiğim deneyimlerimden biliyordum.
Biraz sonra çağma başlayacaktı. Ateşi, üstüne kum dökerek söndürmüştüm. Av en uzun, yarım saat sürerdi. Avdan dönünce, ateşi kalın odun ve kütüklerle besleyerek yakacak, uyurken üşümeyecek, avlakta varlığını sürdüren kurtların yanıma gelmemelerini sağlayacaktım
Yağışsız, kuru av gecelerinde, kumu, plajlarda yaptığımız gibi açarak sığ bir mezar şekline sokuyor, orada uyuyordum. Bu gece her yer, hatta hava bile ıslaktı.
İlk ördekler denizden havalanıp sulak alanlarda yaylıma gitmeğe başladıklarında kalktım.
Önceden hazırladığım av yerinde beklemeğe başladım.
Haftaya: Ormanda kar altında ilk gece. Ve su baskını
İKİNCİ BÖLÜM
Bu gece şansım yoktu. Ördekler, çok yüksekten uçarak geçip gittiler üstümden. Bir tek fişek bile atamadım.
Kızdım ördeklere. Ben size sorarım bu geceyi diye-diye döndüm yatak yerime.
Ateşi düşündüğüm şekilde yakmak için kütükleri ve kalın odunları düzgünce çattım. Sonra da ateşledim. Çoban ateşi birazdan yangın ateşine dönüşecek, yatarken beni yandan, Boydan boya ısıtacaktı. Çünkü,kütük ve odunları yatağıma paralel olacak şekilde uzunlamasına çatmıştım
Somyalı yatağıma uzandım. Hayallere daldım.
Kar lapa- lapa yağıyordu. Avlanamamış olmama karşın ben hala çok keyifliydim.
Uyandığım zaman her taraf bembeyazdı. Ateş sönmüştü. Telaşla doğruldum. Başımı ve boynumu, kar başlığı ve boyun atkısıyla sıkıca sardığım için terlemiştim. Saate baktım. Günün ışımasına iki saat vardı. Ateşi canlandırmak için fırladım. Önce ince çalılarla kocaman bir alev parlattım. Sonra üstüne sönmüş odunları çattım. Tabureme kurulur kurulmaz,
gördüğüm şey, yüreğime bir hançer gibi saplandı.
Ormanı su basmıştı.
Olacak şey tüm açıklığıyla zihnimde canlanınca sendeledim. Mahsur kalmıştım bu adada. Akşam yediğim nefis ördeği anımsadım. Keşke yarısını bu güne saklasaydım. Gece ve sabah bir çok ördek avlayacağımdan öylesine emindim ki...Umudumun biri boşa çıkmıştı… Ama hala umut vardı. Sabah çağmasında bir şeyler yapardım herhalde.
Ya hiçbir şey yapamazsam?..
Aç kalacaktım bu gün…
Kendimi affedemiyordum. Bu derin suda avlanamayacağımı bildiğim halde gölcüklere girmek düpedüz aptallıktı. Avlağa girer girmez, akşam yediğim ördeği vurmak tahrik etmişti beni. Şimdi ne kadar hayıflansam boştu.
Suyun yükselerek adada uzanıp geldiği yerin sınırını, bir çizgi çekerek belirledim. Su bu sınırı aşarsa orman daha da şişiyor demekti. Bu da işimin bittiğinin resmiydi. Burada günlerce kalmak, açlık ve susuzluktan yavaş-yavaş ölmek anlamına geliyordu.
Korkuyla fırladım. Çevremdeki karları yuvarlayarak büyük bir top yaptım. Hiç değilse uzun süre suyum hazırdı artık. Bataklık suyu içmeyecektim böylece. Bu hal beni hiç rahatlatmadı. Kendime karşı duyduğum kızgınlık bunalıma dönüştü.
Tan yeri ağarırken, büyük bir umutla yeni bir av bekleme yeri seçtim kendime. Birazdan birkaç ördek vuracağımı hayal ettim. O zaman problem yoktu. Burada on gün kalmak bile düğün bayramdı benim için.
Çağma vakti geldi.
Sabırsızlıkla ördeklerin üstümden geçmelerini bekledim.
Ne yazık…
Üstümden geçen ördekler, Gölardı ormanından değil, çok uzaklardan gelerek çok yükseklerden geçiyorlardı denize. Su derinleştikçe dibe dalıp yemlenemediklerinden, uçup başka yemlikler aramağa gitmişlerdi besbelli.
Gün ışıdı. Ellerim koynumda, ateşi canlandırmağa döndüm. Tüm gövdemi ateş basmıştı.
Su belirlediğim sınırı da aşmış, ateşe doğru bir adım daha ilerlemişti.
Tekrar bir çizgi çizdim suyun dudağına. Yeni sınırı belirledim. Deli gibi daldan dala düşünmeğe başladım.
Denizde fırtına olunca dalgalar, gölün akarına kum yığarak gölle denizin bağlantısını kesiyordu. Böylece yukarılardan gelen su, denize boşalamadığı için hem gölü hem de sulak alanı şişiriyordu.
Bu gün başıma gelen buydu işte.
Ama kesin bir umut da yok değildi.
Köylüler, hayvanlarını başı boş olarak ormana salıyorlardı. Onları besleme sorunu yaşamamak için. Yılkı-yılkı atlar, sürü-sürü su sığırları ve diğerleri hep ormandaydılar. Hayvana ihtiyacı olan köylüler, ormana gidip kendi damgasını taşıyanları buluyor, içlerinden sağacağını yada satacağını alıp evine getiriyordu. Diğerleri ormanda yaşamlarına devam ediyor, çiftleşiyor, doğuruyor, sahipleri zaman- zaman onları buluyor, kendi damgasını taşıyan hayvanların peşinde gezen yavruları damgalıyorlardı.
Dinlediğim yılkı öykülerinin içinde öyleleri vardı ki, kimseye açık etmemem kaydıyla gizlice anlatılıyordu bana.
Örneğin: Et ihtiyacı olan filanca, (Ki o filanca, bu öyküyü anlatanın kendisiydi) ormana gidiyor, sürü-sürü, karma karışık dolaşan hayvanların içinde, damgasız genç bir hayvan buluyor, Onu hemen oracığa yatırarak kesiyor. Yüzüyor. Atıklarını derisiyle birlikte kumda, derince kazdığı bir çukura gömüyor, eti,gecenin en ileri saatinde, gölün en derin yerlerinden geçirerek evine getiriyor, çoluk-çocuk yiyerek besleniyorlardı. Yada paraya ihtiyacı var. Bulduğu hayvanın kalçasına damgasını basarak önce kendine mal ediyor,damga yanığı iyileşince de pazara götürerek satıyordu.
Ee Peki! Hiç mi bilinmiyordu bu hırsızlık?
Yoo! Biliniyordu.
Kimsenin, sayısı bilinen damgalı hayvanı eksilmemişti ki! Kesilip yenen, kim bilir kimin aylar önce doğan yavrusuydu. Herkes akıllı olup hayvanlarını takip etmek zorundaydı. Hangi at, hangi manda, hangi inek gebedir bilmez, takip etmezsen işte böyle…Yemeyenin malını yiyorlardı işte.
Ama, hayvanının gebe olup doğuracağını bilip de yavruyu bulamayanlar ne yapıyordu?
Ne yapacak… Bu yakınlarda, bacasından et kokusu tüten belli başlı açıkgözlerden birisi varsa, yavruyu onun yediğini biliyor ama kanıtlayamayacağı için sövüp- sövüp yürek çarpıntısını yatıştırıyordu sadece…Sövgüye şerbetli olan hırsız da kahkahalarla gülüyordu ötekinin çaresizliğine
Bu sevimli anılarla meşgulken gülümsediğimi anlayıp gerçekle yüz yüze geldim. Ciddiyetle koşup suyun sınırına bakmağa gittim. Su çizginin bazı yerlerini hafifçe geçmişti. Şişme durmuş muydu? Yoksa burası adanın en yüksek yeri olduğu için mi? İlerleyememişti? Tüfeği omzuma vurdum. Adanın çevresindeki suya girerek hemen kıyıdan dolaşmağa başladım. Çok geniş ve büyük olan ada, hissedilir derecede küçülmüştü. Tek tesellim vardı. Su ne kadar yükselirse yükselsin, adayı ve beni yutamayacaktı.
Haftaya: Adada mahsur kalış ve açlık
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Başka ve en önemli bir umudum daha vardı. Köylülerin çoğu, ormandan günübirlik yararlanıyorlardı. Avlanmak, odun çekmek, hayvan almak gibi…Yada hayvanlarının, beslenme güçlüğü çekeceklerinden endişelendiklerinde,
Kalabalık bir ekip oluşturuyor, kayıkla boğaza gidiyor, yığıntı kumu yararak gölü denize bağlıyorlardı.
Gölden denize hızla akan su, boğazı daha da genişleterek suyun tahliyesini
çabuklaştırıyordu. Ama su düzeyinin inmesi günler-günler alıyordu gene de.
Bu düşünceden sonra yüreğim ferahladı.
Çalışma yapılmış yada şu sıralar yapılıyor muydu acaba? Eğer yapılmışsa, adada üç -dört gün kalmak sorun olmazdı. Avlanabilirsem, açlık da olmayacağına göre bu hapislik zevk bile sayılabilirdi.
Her hal ve şartta avlanmam gerekiyordu.
Avlaktaki elik dediğimiz karacalar, tavşanlar, domuzlar ve evcil hayvanlar, bulunduğum adaya sığınmışlarsa, muhakkak avlanacaktım. İnşallah öteki adalara yada deniz kenarına gitmemiş buraya gelmişlerdir dileğiyle tüfeğe sarıldım. İçim sevinçle doldu.
Cin gibi zeki köylü arkadaşlarımı anımsadım. Adaya sığınmış evcil hayvan varsa, damgalı damgasız demeden önüme çıkanı devirmeğe karar verdim. Bu hayvan bir at bile olsa…
Ama bu, açlıktan gücümün tükenmeğe başladığı günlerin birinde olacaktı olacaksa…
İyice rahatlamış olarak adayı dolaşmağa devam ettim. Sonra da adaya çıkarak, içerlere doğru yürüdüm. Her çalının dibini, her diken topluluğunun oluşturduğu sıklığı ısrarla araştırdım. Ne av hayvanı vardı ne de köylünün hayvanı. Küçücük saz kuşları bile yoktu. Böcek bile. Avlaktan Tulumla bile çıkmayı engellemişti suyun yüksekliği. Esiriydim suyun.
Büyük bir karamsarlık ve umutsuzlukla ateşimin yanına döndüm. Kendimi işe verdim. İlk iş, ateşi canlandırdım. Çalı-çırpı topladım. Saz biçip yatağımı kabartıp saçağımı güçlendirdim. Suyun sınırını kontrol ettim. Havaya baktım.
Kar, aralıklı olarak yağmağa devam ediyordu.
Havada tek, kanatlı canlı yoktu. Martı bile olsa razı olacaktım ama onlarda yoktu.
Çok acıkmıştım. Hala gücümün yerinde olmasına seviniyordum.
Baca temizleme dikenlerinin üstündeki karlardan büyük bir topak sıktım. Emmeğe başladım. Su içme isteğim de, ihtiyacım da yoktu ama İki su bir yemek öz deyişinden yararlanmak istiyordum.
Bu ruh durumuyla akşamı ettim. Çağmaya durdum.
Vay canına… Tek bir ördek bile uçmadı üstümden. Hatta görüş alanımın içinden bile ördek geçmedi.
Açlık iyiden iyiye hissettirmeğe başlamıştı kendini. Uyuyabilecek miydim bu durumda?
Denemek için yattım. Kar sıklaşmış, lapa-lapa yağmağa başlamıştı. Üstümdeki saçağın varlığı karın vücuduma yağmasını engelliyordu. Çevrem bembeyaz olmuştu. Üşümüyordum ama ayaklarım uyuşmağa başlayınca soyunup ısıtmalıydım.
Yapmam- yapmamam gereken eylemleri düşünürken uyuya kalmışım.
Gözlerimi açınca, nerede olduğumu kavrayamadım önce. Sonra, üstüme yığılan karı gördüm. Oysa ben üstüme kar yağmayacağını umuyordum. Ayaklarımın şişip uyuşmuş olduğunu hissedince korkuyla fırladım yattığım yerden. Gene ter içindeydim. Ateş sönmüştü. Hemen suyun sınırına koştum. İlerleme durmuştu ama gerileme yoktu.
Ateşi yaktım buz gibi soğuk ellerimle. Soyundum tulumdan. Ayaklarım şiş, demir gibi soğuktular . Korku ile ovdum ayaklarımı. Parmaklarımı oynattım. Ateşe uzatıp ısıtmağa başladım. Tabanlarım yanacak kadar ısınırken, bileklerim buz gibiydi. Üst üste giyeceğim iki çift yün çoraplarımı ısıttım. Giyindim. Motosiklet şambrelinden yaptırdığım üç buçuk kilo ağırlığındaki tulumumu çektim giydim üstüme . Kalkıp zıplamağa başladım. Kaslarım, sızım-sızım sızlıyordu. Gücüm azalmıştı. Yatak yerime uzandım. Hayallere daldım. Arada, ayağa kalkıp adaya yüzerek gelmiş hayvan var mı? Diye kontrol etmek istiyordum ama, gücümün tamamen tükeneceğinden korktuğum için kımıldamıyordum yattığım yerden.
Akşama kadar halüsinasyonlar görerek yattım tüfek koynumda.
Arada bir at, bir karaca görür gibi oluyordum ama hep aldandığımı anlıyordum biraz sonra.
Kar yağışı durmuş, kuzeyimdeki bulutlar seyrelmiş, denizin olduğu taraf aydınlanmağa başlamıştı. Umutla gözümü o yöne dikmiştim. Akşam oluyordu.
Aydınlanan deniz tarafı kızıllaşmağa başlamıştı ki…
Birden kapkara bir bulut kapladı kızıllığı. Yükseldi hızla. Sonra düşer gibi aşağılara doğru dalgalanarak seyrekleşti. Birden büzüldü. Koyulaştı. Küçülmeğe başladı şimdi derken Yıldırım gibi yükseldi kara bulut. Sonra ayni hızla salındı aşağılara.
Şaşmak mı, korkmak mı gerektiğine karar veremediğim bir anda, bir uğultu, bir esinti gibi burnumun dibinde yeniden belirince, yüzümü ellerimle kapatarak yere kapandım korkuyla. Biraz sonra uğultu da, esinti de azaldı ama devam ediyordu.
Başımı yerden kaldırdım.
Bulut koskocaman, kapkaranlık güneyime geçmişti. Çok yakınımdaydı. Bulutu tanıyınca sevinçle titredim.
Yüzlerce, binlerce, hatta on binlerce sığırcığın oluşturduğu bir kara buluttu bu.
Başımın üstüne geliyor, hep birden, tek elden yönetiliyorlarmış gibi kanat çırpmaktan
Vazgeçiyorlar, kanatları açık durumda süzülüyorlar, sonra gene ayni anda, kanat çırpmağa başlayarak uçuyorlar, hep birden,sağa, sola, aşağıya, yukarıya salınıp dalgalanıyorlardı. Bir teki bile yanlış yapmadan…
Kanat çırpma, yön değiştirme, kanat germe, yeniden başlama hareketini on binlerce bireyin yanlışsız, ayni anda yapmasını hayranlıkla izledim bir süre .
Haftaya: Sığırcık ziyafeti Ölümcül hastalık Kurtuluş
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bir çok kez atış menziline girmişlerdi. Ben bu kusursuz ilahi dansın ritmiyle büyülenmiş, açlığı unutmuştum.
Aklım başıma gelince tüfeğe, en ince saçmayla doldurulmuş iki fişek sürdüm. Atışa hazırlandım. Menzile girmelerini beklerken, yıldırım hızı ve gürültüsüyle gök başıma yıkıldı. Kendimi yerde buldum gene. Yıkıntı gürültüsü susmuş, kar başlığını başımdan uçuracak güçteki esinti durmuş, ancak kulaklarımı sağır eden bir cıvıltı başlamıştı.
Başımı yerden kaldırıp baktığımda, Ağaçlar, çalılar, dikenler, yerden yüksekteki her şey kapkara bir renge dönüşmüştü. Ateşin yanına yakacak olarak yığdığım çalılar bile. Başımın üstündeki saçak da Üst- üste yığılarak konmuş sığırcıklarla dolmuştu. Tutmak için elimi uzattığımda elime konar gibi yapıp biraz öteye uçuyorlardı.
Elimle tutmağa çalışmaktansa tüfekle hazırlamalıydım yemeğimi.
Yerden kalktım.
Tüfeği menzilindeki en uzak ağaca doğrulttum. Saçmalar en geniş alana dağılsın diye. Tetiğe bastım.
Tüfeğin doğrulduğu ağaçtaki kara yığıntı yıkılırcasına yere çöktü birden.
Adadaki, kulakları sağır eden cıvıltı sustu bir an tüfeğin sesiyle. Kara bulut on metre kadar havalandı. Sonra tekrar indi adaya. Cıvıltı yeniden başladı.
Tüfeği yere bıraktım. Yavaş-yavaş yere çökerttiğim ağaca gittim. Ağacın dibindeki karların üstünde kımıltısız yatan, kanat çırpan, sekerek kaçmağa çalışan, belki yüz belki yüzden çok sığırcık vardı.
Bir kucak toplayarak ateşin yanına getirdim. Çantamı alarak tekrar gittim ağacın yanına. Ölü kuşları topladım. Yaralıların tutabildiklerimi keserek doldurdum çantaya. Ateşin yanına geldim.
Tam iki gündüz, dolu - dolu iki gecedir, tek lokma geçmemişti boğazımdan.
Aceleyle yolmağa başladım sığırcıkları. Saatlerce çalışsam karnımı doyuracak kadarını yolamayacağımı anladım. Birini yolarken hırsla parçalamak istedim. Kuşun başı koptu. Derisi, tüyüyle birlikte yüzüldü. Kıpkızıl, kanlı bir et parçası gibi kaldı elimde. Sevinçle diğerlerinin de başlarını kesip derilerini yüzdüm tüyleriyle. On tane kadarının karınlarını yardım göğüsleriyle birlikte. Sonra hamsi kırarken yapıldığı gibi parmağımla iç organlarını sıyırdım içlerinden. Ameliyatını bitirdiklerimi kaptığım gibi göle koştum. Çamurlu bulanık suya sokup çalkaladıklarımı karların üstüne attım. Tek-tek ovdum karla. Ateşin başına koştum bu kez. Közlerin üstüne serdim kuşları. Bir çomakla çevirerek pişirdim güya.
Yarı yanık, yarı pişik, kemikleriyle birlikte yedim sığırcıkları boğulurcasına. Sonra daha sakin, daha yavaş, bir fasıl daha pişirdim. Yedim. Doydum.
Kar yağıyordu.
Taburemden indim. Saçağın altındaki yatağıma çekilip odun yığınına yaslandım. Şimdi esir değil adanın hakimiydim.
Avlak!!..
Şimdi şiş şişebildiğin kadar.
Sevinç içindeydim ama…
Cıvıltıdan kulaklarım sağırlaşmıştı.
Önümdeki ölü kuş yığınına baktım.
İçim sızladı.
Ama benim kurtarıcımdı bunlar. Yirmişer-yirmişer bile yesem. Günde bir öğün olmak kaydıyla tabii. Üç-beş gün daha karnım tok demekti
Ne olursa olsun, burada bir ay kalacağımı bilsem dahi, sığırcıklara bir daha ateş etmeyecektim.
Kuşları yedikten yarım saat kadar sonra, karnım ağrımağa başladı. Birkaç dakika geçince de sancıya dönüştü ağrı. Hemen sonra da dayanılmaz bir mide bulantısıyla titreyip terlemeğe başladım.
Yemeği bitirdiğim zaman, kuşları tuzlamadan pişirdiğimi anımsamıştım. Zaten yarıları yanık, diğer yarıları çiydi.
Sancıdan kıvranarak gölün kıyısına sürünmeğe çalıştım. Gidebildiğim yerde, kuşların kulakları sağır eden cıvıltılarını bastıran bir öğürtüyle kustum-kustum. Bir anda ölümcül hasta olmuştum.
Bitkin, yorgun , titrek yatağıma dönmeğe çalışırken yakınlardan iki el ateş eden bir silahın sesini duydum. Canlanır gibi oldum. Sürünerek tüfeği aldım. İki el de ben ateş ettim sesin geldiği yöne…
Son gücümle ateşin yanına yığdığım çalıları attım közlerin üstüne.
Ateş gürleyerek göklere uzandı ışık içinde kaldım.
Bir ses, çok yakınımda bir ses: İrfan abi yetiştim diyordu. Sesin geldiği yöne döndüm halsizce.
Bir kayık adaya baştan kara ediyordu.
Üç adam atladı kayıktan adaya. Koşarak yanıma geldiler
Biri… O benim hırsızlık sırrını kimseye anlatmayacağıma söz verdiğim sevimli can dostumdu.
Ben size demedim mi? Diyordu kürekçi arkadaşlarına: Benim abim, on gün bile kalsa ormanda ölmez o diye…
Biri ölü sığırcık yığınını görmüş, ne on günü diyordu. Yere bak… Adadaki cıvıltıya bak…
O bir yıl bile kalsa bu şişik göl adasında, Gene de ölmezdi.
Sonra neşe içinde beni kucaklarına alıp kayığa götürdüler.
|