ecevit.osman@gmail.com
Türkiye’de sık, sık ortaya çıkan inanılmaz nitelikteki olaylar şaşırtmağa devam ediyor. Başlık olarak iki yanlış ifadesini kullanmakla birlikte, yanlışların ikiden çok fazla olduğu ortadadır. Bu bakımdan bütün bunların toplamı ise, elbette bir doğru yapmayacaktır. Kim haklı, kim haksız üzerinde durmağa da gerek yoktur. Yalnız, bu inanılmaz olaylarla kendi ayağımıza, kendimizin kurşun sıktığımız ortadadır. Daha önceki makalelerimde itidal tavsiye etmeme rağmen, itidal bir tarafa ortalığın daha da kızıştığını söyleyebiliriz. Ortadaki manzara, yıkıntı olduğu zaman, dostların birbirine davranışlarında düşmanları geride bıraktığını söyleyen şairin: Şive-i yağmada ehibbâ mebhut eder âdayı,
Hüdâ göstermesin âsârı izmihlâl bir yerde. Dizelerine hak verdirecek hazin tecelliler içinde olduğumuz gerçeği ile karşı karşıyayız. Açıkça ifade etmek gerekir ise, düşmanlarımızın olaylara bakarak müstehzi şekilde güldükleri ve ülkemiz üzerindeki emellerine hiç de gayret sarf etmeden ulaşabilme iştiyakı içinde oldukları gerçeği ortadadır. Bu bakımdan kendimizin, kendimize yaptığını Dünya alem bir araya gelse yapamaz. Düşünmeden edemediğim husus ise, bu işte kimin kârlı çıktığıdır. Elbette, siyasi olarak oy avcılığına yönelik çıkarlar olabilir, ama bana göre bütün çıkarların ötesinde en önde gelmesi gereken Ülkemizin çıkarları olması gerekir. Siyaset yapmak, fazilet uğraşısı olmalıdır ve her şeyin üzerinde Ülkenin çıkarlarının tutulmasıdır. Zira, Ülke elden gidince bundan herkes zararlı çıkacaktır, istisna olmayacaktır. Kimi dış güçlerin emrinde olanlar ve onların istediklerini yapanlar öncelikle zararlı çıkacaklardır. Zira, kullanıcılar şunu iyi bilirler ki, kabiliyet ve yetenekler bakımın yeterli olmayan, fakat ikbâl hırsı olanlar kullanılırlar ve işi biten materyaller öncelikle imha edilir. Tarihin sayfaları aralandığı zaman bunlardan yüzlercesini bulmak mümkündür.
Anayasa dahil, bütün yasalar iyi niyet üzerine yapılır. Yalnız, Ülkemizde daha kanun TBMM’den çıkmadan bunun açık taraflarının ortaya konulduğunu görüyoruz. Devletin üst kademesindeki insanların, “Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz” veya “Yasaların kenarından dolanırız” ifadelerini sık, sık duyuyoruz. Bu açıkça şunu göstermektedir ki, kanunlar ne söyler ve neyi ifade ederse etsin, “Ben bunun tersini yaparım veya yapabilirim” uygulamaları ile karşı karşıyayız. İnsanlar doğa ve genetik yapılarının dışında yapıkları kanunlarla demokrasi ve medeniyetin sahibi olduklarını ifade etmekle birlikte, bunun tam olarak doğru olmadığını görmekteyiz. Kanunlar karşısında herkes eşittir ve herkes özeldir, ifadelerine rağmen, “Kimilerinin çok ama, çok özel olduğu” gerçeği inkâr edilemez.
Medya’da “Hukuk depremi” olarak isimlendirilen olaylara, uzun süren bürokrasi ve idarecilik hizmetlerime rağmen, akıl erdirebildiğimi söyleyemem. Burada, hukukun ötesinde bazı hususların olduğu gerçeği ortadadır. İşin garip tarafı, hukukun kendi içindeki bölünmüşlüğünü anlamam da mümkün değildir. Benim gibi hukukun dışında olan ve profesyonel olarak hukuk eğitimi görmemiş olanlar için hukuk, sadece ve sadece hukuk ile temas ettiğimiz ve adaletle işimiz olduğu zaman gündeme gelmektedir. Yalnız, hukuk bununla ilgilenen, adalet mensupları için daha değişik bir durumda ortaya çıkmaktadır. Hukukun üstünlüğü ve adalete uygun olarak davranmak bile, suç unsuru olabilmektedir. Bu bakımdan altını çizerek ifade etmek isterim ki, “Hukuk ve adalet, hukukçulara diğer insanlardan daha fazla gereklidir”. Ayrıca, medya’da gördüğümüz ve okuduğumuz gibi tarafların hepsinin haklı olması da mümkün değildir. Bu bakımdan masum insanlar, hukuk adına adalet adına zarar görürken; burada en büyük zararı, bizatihi hukuk görmektedir. Hukukun üstülüğü üzerine kurulu bir demokratik idarede, bu durum ne garip tecellidir. Devlet olmanın en büyük şiarı, M. Kemal Atatürk’ün “Adalet mülkün temelidir” sözü üzerine kurulur ve adalet yok ise, mülk de yoktur. Adaletin hükümran olduğu bir Ülke özlemi ile saygılarımı sunarım.
|