musakiroğlu@mynet.com
İnsan yaşadığı yeri anlatırken duygusal olabilir, tarafsız bir dille anlatamayabilir. Ben o nedenle en doğru gözlemin dışarıdan bakanlar tarafından yapılabileceği kanaatini taşırım. Bana göre en iyi gözlemci dışarıdan bakıp gözleyen gözlemcidir.
Bu yazımda fındıkla ilgili, bölgemizle, ilimizle ilgili… Ünye ile ilgili dışarıdan bakan bir gözlemcinin gözlemlerini aktaracağım sizlere:
İnternetteki haber sitelerinden Kent Haber Sitesi’nde 2 Mart günü yayınlanan Volkan Özsoy’a ait gözlemde bakın neler deniyor:
“Uzun bir süreden beri açılımla ilgili Doğu ve Güneydoğu’ya yaptığımız art arda seyahatlerin ardından, bu kez Türkiye’nin ‘yoksulluk’ pusulası, bize Kuzey’de bir ili, Ordu’yu işaret etti. Türkiye İhracatçılar Meclisi TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi ve Yönetim Kurulu ile birlikte Ordu’dayız.
İstanbul’dan bindiğimiz uçak, bizi 1 saat 5 dakika sonra Samsun Çarşamba Havalimanı’nda indiriyor. Oradan karayolu ile 1.5 saate yakın bir yolumuz var. Sahil boyunu takiben önce Terme, Ünye ve Fatsa’dan geçerek varıyoruz Ordu’ya.
Daha Ünye’den geçerken insan gözlerine inanamıyor. O kadar modern ve güzel bir ilçe ki burası. Tıpkı Güney’deki bir turizm beldesi gibi.
Ardından Fatsa... Sahilde yapımına başlanıp, sonra da terk edilen birkaç çirkin inşaatın dışında burası da çok kalabalık ve modern. Dışarıdan biri bilmeyebilir ama son yıllarda 3’üncü kez geldiğim bu topraklar, her geçen gün daha da bir güzelleşiyor sanki. Ve Ordu... Adına türküler yakılan, Ordu... Dereleri yukarı yukarı akan, toprağı, denizi güzel Ordu...
Gerçekten insanın içi açılıyor bu şehirde. Güzel mi güzel. İnsanları cana yakın. Şehir ferah ve zengin bir izlenim veriyor dışarıdan gelene... Ünye’den başlayarak sahil kesimi gerçekten gördüğümüz, algıladığımız gibi.
Ama gel gelelim içerilere doğru girdikçe, fukaralık az önceki görüntülerle tezat ve adeta bir hayal kırıklığı yaratıyor insanda. Zaten bu yüzden Sivas’tan sonra en fazla göç veren ikinci Anadolu şehri burası. TÜİK verilerine göre 715 bin nüfuslu Ordu’nun, sadece İstanbul’da 500 bin insanı var.
Kalanların büyük bölümü fındıkçı bir kısmı ise balıkçı... Ama ‘her derde deva’ olan fındık, Ordulu’nun derdine derman olmamış... Olamamış.
Türkiye’de Karadeniz’den İstanbul’a kadar yılda 700 bin tondan fazla fındık yetişiyor ve bu mucize meyve, 4 milyon kişiye istihdam sağlarken, 250 bin tonu da ihraç ediliyor. Ama nedense hep sorunlarla anılıyor, ülkede sığ tartışmalara ve kamplaşmalara neden oluyor fındık.
Fındık Tanıtım Grubu Eş Başkanı ve Karadeniz İhracatçılar Birliği Koordinatörü Dursun Oğuz Gürsoy, en büyük yanlışın devletin alım garantisi vermesi olduğunu söylüyor. Çünkü ürün, klasik bölgesini değiştirip, farklı yerlere de kayıyor, ekildiği alanlar büyüyor... Ve doğal sonuç olarak her yıl arz fazlası doğuyor. Bu fazla, ya yağ olup, 10’da biri fiyatına satılıyor veya yakılıyor.
Son 10 yılda fındığa bütçeden büyük kaynaklar aktarıldığına dikkat çekiyor Gürsoy. “Yüksek destekleme fiyatlamasıyla, 0 rakımdan 1000 metreye kadar her yer fındıklık oldu. 20 yıl içinde bu milletin en az 8 milyar doları iç olup, heba olup gitti” diyor.
Bu pencereden bakıldığında haklı da, “Devlet fındıkçıya verdiği ürün alım garantisini neden domates veya biber ekene vermiyor?” diye düşünüyor insan. Ama açıklaması var elbette bunun: Bölge yıllarca ‘oy deposu’ olarak görülmüş, fakat geçici pansumanlar yarayı tedavi etmeyip büyütmüş.
Gürsoy, şimdi hastaya artık neşter vurma zamanının geldiğinin altını çiziyor.Ancak söylediği bir şey var ki, inanılır gibi değil. 110 bin hektar alanda kayıt dışı üretim yapılıyor. Yani insanlar devletin orman arazisindeki ağaçları söküp, fındık ekmişler. Ekmekle kalmayıp, bu araziden çıkan ürünü, kendilerine teşvik veren devlete parayla satıyorlar.
Gürsoy, Gürcistan sınırından İstanbul’a kadar 350 bin ailenin fındık üretimiyle geçindiğini, ama kışın 100 haneden 80’inin kapalı olduğunu iddia ediyor.. Bu ne demek? İnsanlar göçmüş, birçoğu büyük şehirlerde yaşıyor ve uzaktan kumandalı tarım yapmaya çalışıyor, Yani oradaki akrabasına, eşine dostuna telefon açıp çapa yaptırıyor, gübre attırıyor ve verim düşüyor. Bunun en somut örneği ise Ordu'nun en yakınındaki Samsun'un Terme ilçesi: Burası bir zamanlar adeta pirinç deposuyken, bugünlerde pirinç ekeni parmakla gösteriyorlar.
Bir de Azerbaycan ve Gürcistan tehdidi var fındıkta. Bu fakir ülkeler, 80 bin ton fındık üretip, Türkiye pazarından pay kapmaya çalışıyor. Entegre ve modern tesisler kurarak, ihracata başlamışlar bile. Hepsi bir yana, fındığı satan insana ‘düşman’ gözüyle bakıldığını iddia ediyor Başkan. “Hiç insan kendi malını satan adama düşman olur mu?” diye soruyor....
Sokaklarda dolaşırken fındıklığı olan kişilere soruyorum. “Nedir bu kavga?” 45 yaşlarındaki Ordulu Cemal söze giriyor. "2 ton fındık alıyorum yılda ağabey” diyor, “Bizi sömürüyorlar. Hakkımızı alamıyoruz bir türlü. Tüccardan başla da devlete kadar herkes ahımızı alıyor bizim. Ben iki ton fındık için 4 günde 80 kişi çalıştırıyorum. Gübre parası veriyorum. Bazen kafa kafaya, bazen zarar...” diyor.
İddiasına göre, tüccar bazen fındık alımı yapan kurumlarla da işbirliği içine giriyormuş. Bu yüzden her yıl büyük kavgalar yaşanması kanıksanmış artık. “Ama Türkiye’de hiçbir ürüne uygulanmayan ‘alım garantisi’ fındığa veriliyor. Bu haksızlık değil mi?” diye soracak oluyorum. Sözümü kesiyor ve “Fındık başka şeye benzemez. Çok değerli” diyor. “Neden değerli?” diye ısrarla cevap bekliyorum.Biraz düşündükten sonra, “Değerli işte. Öyle olmasa devlet alır mı? Hem siz İstanbul’da bir avuç fındığa dünyanın parasını ödüyorsunuz” şeklinde bir yanıt veriyor.
Peki teşvik alıp, alternatif ürünlere yönelseniz olmaz mı? “Hayır” diyor. “Burada kiviyle filan uğraşmaz kimse. Herkes bildiği işi yapsın. Kime ne zararı varmış fındığın da yeni haltlar çıkarılıyor!”
Müzminleşmiş sorunlar vs hepsi bir yana bırakılıyor hasat zamanı. Herkes kilo başı fiyatına kulak kesiliyor. İşte gerçekten kabuğuna sığmayan bu meyveyi ne üreten ne satan ne de alan memnun. Kime dokunsan bin ah işitiyorsun. Bu güzel yörenin fındık talihi mi yoksa talihsizliği mi? diye düşünüyorum Boztepe’de. Dudaklarımda o türkü: “Boztepe’ye çıkmalı, şu Ordu’ya bakmalı...”
|